Ervah-ı Devran: Epistemic Murk

Büşra Ersanlı hocamız, KCK Davası Duruşması, Silivri  ve GIT Türkiye Üzerine Notlar

Prof. Dr. Neşe Özgen

 

(Bu yazı, GIT Türkiye sürecinin -kısmen de olsa- hedeflediği ilk etabı başarmasına, bu süreci aktarmaya ve yol’un (rah) serüvenine hitaben yazıldı. Bu yazının örgütlenmesini, “politik bir süreci anlatırken Türkiyeli aydının kişisellik hallerini dile getirmek (temsil iddiası olmadan) ” olarak anlamanızı diliyorum. 

Öte yandan bu yazıyı ‘Kişisel olan, politiktir’ mesajına yakın olarak da, ‘politik olan, kişiseldir’ mesajına da aracı kılmak istiyorum… ‘bu yaşadığımızı sen yaz’ talimatı Füsun hocadan geldi. Emir böyle olunca, ben de ‘her yaşanmış durum için bir masalcı gerek’ düsturundan hareket ettim. Bilirsiniz geleneğin sözlü aktarımı, benzersiz bir biçimde ezbercidir, ama aynı zamanda sözden başka aktarım yolu olmayanlar için yine benzersiz bir öğrenme deneyimidir: Sözlü aktarımda tekrarlayan bir masalcı vardır. (şimdi ben o olacağım) ama bu anlatıcı aynı zamanda yöneltici, yönlendiricidir (bu da hikayem olacak) aynı zamanda bu anlatıyı dinleyenler de, hem bunu ezberlerler, hem de bilirler. Bu bilme hali, olayın bezenmiş anlatımının ve nesnel durumun yaygınlığını sağlar. Biz bir mesel (deng, masal, mit) dinlerken, hangi durumun anlatıcının eseri olduğunu hangisinin de nesnel durum olduğunu biliriz, sonra onu kendimizce yorumlar ve çoğaltarak kendi yorumumuzu aktarırız (bu da sizsiniz).

 

Büşra hocamız serbest bırakıldı. Yani, tutuksuz yargılanacak: ‘Hakkındaki suç isnadının değişme olasılığı dikkate alınarak’ ibaresiyle. Yani ‘Ola ki, hem KCK’ya ve BDP’ye hem de yöneticisi olmakla suçlanmasına atfedilen suç unsurları konusunda ilerleyen zamanlarda bir değişiklik olabilir’ diye’ ve bir de ‘tutuklu geçirdiği zaman dikkate alınarak’ ve ‘Suç delillerini karatma olasılığının zayıflaması’ üzerine bir kararla. Yargılanması kalkmadı, kuşun kafeste değil avuç içinde tutulmasına karar verildi. Öte yandan 140’ı tutuklu 205 kişi hakkında açılan dava (Dava kamuoyunda ‘İstanbul KCK Davası’adı ile biliniyor) devam ediyor.

 

Hocamız hakkında ‘Bizde yattığı yeter, artık evde yatsın’ kararı çıktı. Bir de tabii siyaset hukuku okumasıyla ‘Artık suç delillerini karartamaz’ kararı ve ‘Emir gelirse, ola ki tüm dosyanın suç niteliği değişirse, suça başkanlık edeni de suçlayamayacağımızı da dikkate alarak... bla bla bla ’ kararı bu.

‘Bu nasıl hukuktur!’ isyanını yaşamadan önce, serbest bırakılışına sevinme / serbest kalamayanlara üzülme’, ’sevinme ama sevincini ağır başlılıkla dışarı vurmama’ ikilemlerine yönelik iki laf etmek istiyorum. Büşra hocamız da dahil hepimiz sevinci kursağında kalmış bir duygu ile Murk bir durum yaşıyoruz: Siyaseten donuk bir tartışma ve sevincimizi gömme arasında kaldık!

Hepimiz aynı şeyi söylüyoruz: Sevineceğiz ama sevinemiyoruz!

Buna benim tek yanıtım var:  Elbette sevinmeliyiz. Bir kere bu sonuç (ara sonuç) 205 kişi arasından 16 kişiyi koparıp alabilmenin sonucudur. Sevinmeliyiz, zira GIT Türkiye’nin ciddi çalışmasının bir sonucudur aynı zamanda. Sevinmeliyiz. Zira, bir kıl bile olsa, kopardık (teşbihleri lütfen azaltarak ciddiye alın!).

Öte yandan elbette diyalektik bir sonuç olarak bu kazanımın karşıt praxis’i devam edecektir: Buruk bir zafer bu, zira yargılananların %12’sini koparttık aldık sadece. Kalanı en iyimser görüşle 8 Ekim’e kadar hapishanede tutulacaklar.  Kamunun hassasiyetinin azaltılmasına ve yurtdışı demokrasi odaklarının gazının alınmasına vesile olduk. Böylece demokrasi adına birkaç adım atılmış gibi görünürken, kalanların izlenmesi sadece BDP tarafından yapılacak, bu da süreci acılı ve uzun kılacak.

Bunlar da doğru. Elbette her eylem karşıtını doğurur. Karşıt doğurmayacak bir eylemi hesaplamak, hiç harekete geçmemektir. Sonuç üzerinden bir eylemi yargılama davranışı, modernizme has bir durumdur. Bunu unutmayalım. Bizim için yol önemlidir. Rah’ın çocuklarıyız biz. Ervahıyız (yolun ruhuyuz).

Burada bize Büşra hocanın yine iyi bir dersi var: Süreci onunla görünür kıldık. Aslında süreci görünür kılan hocanın kendisi, biz açtığı yoldan yürüdük. Bundan çıkacak sonuç ne olabilir? Şöyle diyebilir miyiz: Biz bu süreçleri görünür kılarsak, o zaman bu % 12 giderek büyüyecektir. Bunu tartışalım bence.

 

Şimdi son duruşmaya dair anılar, anlatılar. Mesel’i yani:

KCK İstanbul Davası için 4 Temmuz’daki unutulmaz perişanlığa karşı bu kez hazırlıklı ve zırhlı olmamız gerektiğini düşünerek yola çıktık: İçeriye girme kuralları, Silivri yönünde nelerle karşılaşacağımız, topluluk ve grup duygusunun hazır tutulması vb. tüm tembihleri hem birbirimize hem kendimize sürekli tekrarlayarak; aradan geçen zamandaki duruşma notlarını okuyarak, iddianameyi inceleyip, ezber alıp, nelerle karşılaşacağımıza kendimizi hazırlayarak.

Öte yandan, iktidarın irrasyonalitesinin zaten herşeyi değiştireceğini, dün kural olanın birazdan hiç sayılacağını, öğreti edinmenin değil, esnek mücadelenin yapılması gerektiğini bilerek ve bu kez karşılaşacaklarımız için kendimizi hazırlayarak.

Ömer Hayyam’ı seslendiren Mehmet Güreli’nin unutulmaz sesiyle başladı gün:

 

"bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende

gül rengi şarap içilmez mi böyle günde

seher yeli, eser yırtar eteğini gülün

güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün,

 

bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye

kimse bilmez, kimse bilmez"

 

Saat 05.30: Bir gün önce kalkamam telaşıyla satın aldığım saate söylenerek kalkmaya çalışıyorum. Dün gece dört civarı yattım. Hem heyecandan hem yetiştirmem gereken raporlar, notlar, tutanaklar vs. yüzünden. Uyuyasım var. ‘Büşra hoca kalkmıştır” diyerek kalkmaya çalışıyorum. Nafile, gözlerim akıyor uykuya. Saati kapatıp huzursuz bir uyku devamını arıyorum.

 

Saat 06. 00: Fırladım... Yüzümü yıkamaya hep üşendiğim için, gözbebeklerime su sürdüm. Rutin sabah halleri, kahve, sigara. Balkondaki asmadan el alıyorum, söz alıyorum: Bugün iyi geçmeli. Bir umut yetiştir, kendin gibi boylu, kendin gibi yeşil olsun! 15 dakika içinde yoldayım.

 

06.20: ‘kimse bilmez kimse bilmez’ zihnimin içinde sözleri ve müziğiyle dönüyor. Kadıköy’den Karaköy vapuru iskelesine yürüyorum. Dün geceden aldığım poğaçaların yetmeyeceğini düşünerek, bolca sabah simidi depoluyorum. ‘Keşke iyi bir parça peynir de alsaydım yanıma. Meyve alsam muhafaza edebilir miyim? Yine iki kilometre yürütecekler bizi duruşma salonuna kadar, bunları nasıl taşırım?’ zihnimin içinde dönen sorular. Asıl soruyu düşünmemeye çalışıyorum bunlar aracılığyla: bugün hangi hokkabazlıkla karşılaşacağız? Buna nasıl tepki vereceğiz?

 

 ‘kimse bilmez, kimse bilmeeezz’..

 

Saat 07.00: Taksim otobüsüne yetiştim. Füsun Üstel, Kerem ile birlikte sayıma başlıyor. Dilek, Erhan Doğan, Yüksel Taşkın, Günay Göksu, Şemsa Özar ilk seçebildiklerim. Nurhan hoca ile sevgi selamlaşması yapıp, gençlere doğru dönüyorum. Bu kez hemen hareket etmeye kararlıyız.

Yola çıktık. “Bu yağmurlu gökler…” 15 dakika ihtiyaç molası. Herkes kararlı, yola tekrar koyuluyoruz. Çantalarda sular, mendiller... “Güle baktıkça çarpar yüreği bülbülün” Neyse geçen seferki gibi iki kilometre uzaktan duruşma yerine kadar yokuşu yürümek zorunda kalmadık. Bizi teee salonun önüne kadar götürdü arabalar. Neyi alırız, neyi bırakırız arabada konuşması başlıyor. Kimi suyunu alıp ilaçlarıını, kimisi tümüyle çantasını bırakıyor.

 

Saat 09.20. bu kez bizi duruşma salonun dışındaki bahçeden itibaren alınmış güvenlik önlemi karşılıyor: Üç gün önce salon içindeki güvenlik, robocop’larla bahçenin ön girişine taşınmış. BDP’nin çadırını yol üstünde bir çala gördük. Şimdi ilk iş, bu birinci güvenliği aşmak. Ne yapacağımızı tartışıyor ve komutana (her kimse) onu sormaya karar vererek üç sıra dizili ‘cop’lara yaklaşıyoruz: İlk bingo: beyaz oluşumuzu kabullendiriyoruz (“Biz öğretim üyeleriyiz, Geldik ve içeri girmek istiyoruz!”), böylece hepimizi içeri alıyorlar. İyi mi, kötü mü, ilk iç tartışması başlıyor.

 

Kapıya yürüyoruz, on adım bile yok ama manzara hemen değişiyor.

 

Saat 09.25: Ana kapıdan içeri, Xray cihazı ile camlı kapı arasındaki bölmeye giriyoruz. Burada dış kapıdan alınacaklar için kurulmuş bir camlı bölme, bir Xray cihazı ve başında mavi gözlü bir nazik subay var. Xrayin hemen önünde bize alabildiğine nazik bir dille: Kartı olmayanın içeri alınmayacağını, bunun rasyonel nedenlerini izah ediyor. Gözlerinden korkuyorum: hiç duygu yok. Ama dili, konuşması çok nazik. Her söze ‘siz hocalarımız, elbette bizden iyi bilirsiniz’ diye başlayan bir iktidar bilgisi cümlesi kuruyor ve durumun nazik hallini izah ederek bizden anlayış bekliyor.

 ‘Kızım, ‘anne işte evleneceğim adam’ diye böyle birini tanıştırmaya getirse, ilk işim sopayı hazırlamak olurdu herhalde’ diye düşündüm.

 

Günay hoca, Gün Togay, Nurhan hoca ve ben adamın önünde bekliyoruz... Adama ‘200 tutuklunun izlenmesi için 350 kişilik yer ayırmanın aslında fiili bir durum yarattığını, içeriye girmek isteğimizi ve buna yasal hakkımız olduğunu’ anlatıyor Gürhan bey. Gökgöz sabırlı ve ilkokulda ders verir havasında: ‘Bunun fiilen mümkün olmadığını, bilmem siz hocalarımıza nasıl izah edebilirim...’ diye baştan alıyor. Kredi kartından fazla para çekildiğinde, müşteri hizmetlerinden bulabildiğiniz bankacı sesi bu. Tanıdık geliyor. Dava başladı başlayacak. İçeri girmemiz lazım. Gün’ü çimdikliyorum: “Adama tatlı dille bir izahata kalkışma sakın!”diye. Etrafımız yalvaran, yakınan, girmeye çalışan ailelerle, kadınlar ve adamlarla dolu, kapı sütyenin teline, ayakkabı bağına, kemere, vara yoğa ötüyor. Ola ki Xrayden geçerken öterseniz (ki bu çok mümkün, ötmediğinizde tuhaf tuhaf bakıyorlar), kadınlar için ayrılan kapalı bir kutu içine yollanıp, orada bir kadın polisin elle aramasına maruz kalıyorsunuz. Polisin elleri doğrudan göğüslerimi hedef alıyor ilk kezinde, sıkıca tutup sallıyor, bunun utancı geçmeden eliyle bu kez karnımı ve daha mahrem yerlerimi yoklamaya, hayır aslında sertçe sıvazlayarak aramaya kalkıyor. İkincide bu kez bir başkası, hemen kapıyı daha kapamadan bluzumu tutup yukarı kaldırarak bedenimi dışarıya gösteriyor. Kıpkırmızı bir sesle: Kapıyı kapıyı! diye itiraz ediyorum. Anlamazdan geliyor.

 

Önce kadınlar, yok hayır kadın almayın diye bağırıyor bir ses, kapıdan gelen tüm adamlar geçiyor. Kadınlar yediden yetmişe kapıda dikeliyor, bazen girmek için hamle ediyor.

 

09.50. Hala içeri alınmadık. Sistemi şöyle işletiyorlar: tutuklu yakınlarına sarı bantlı, basına kırmızı bantlı, avukatlara kırmızı bantlı ama mor zeminli bir kimlik veriliyor. Bunu almak için camlı küçük bölmenin önünde sizinle aynı durumda (aslında daha vahim elbette) en az elli kişiyi itekliyorsunuz, karşıda üsteğmen rütbeli güleryüzlü genç subaylar var: İzah ediyorlar: ‘sadece 350 kişilik dinleme, izleyici yeri var ve bu yerler sabah saat 08.00 da doldu. Gelenler kimlikleri alıp gitiler. Şimdi siz gidin, zira yer yok, ya içerden çıkan birisinin kimliğini alın, ya da sabahtan birden çok dinleyici kimliği almış olanlara ulaşıp, bir kimlik edinin. O kartla sanki o kişi imiş gibi girebilirsiniz’.

 

Saat 10.15: Duruşma başlayacak girmemiz lazım. Kendi sesimle irkiliyorum. Birden bir otorite gırtlağı çıkıyor içerden. Sayıyorum. Ben prof. falanca, burada prof. falanca, prof falanca, doçent falanca, şu okuldan şu, bu okuldan bu. Biz hocamız Prof. Dr. Büşra Ersanlı’yı izlemek için geldik… Sanırım arada istirham ederim efenim, lütfen yani lütfen lafı da ettim. Sesimin kalınlığı ve beyaz oluşumun iktidar vurgusundan etraf sessizleşiyor. nehatiye dîtin hevalemin. Sizi böyle çiğnemek ağır geldi. Asker çocuk, tanıdık bir dile boyun eğmekten hoşnutlaşıyor: Elbette Hocam... diye başlıyor söze. Aklımın arkasında durmadan bağıran ikinci üçüncü ses: İyi h..lt ettin. Diyor. Şimdi sana sorsa gösterebileceğin bir tek üniversite kimliğin yok sa..k!  Olsa olsa çıkarır emekli memur kimliği verebilirsin! Allahım, yardım et, bizimkiler üniversite kimliği getirmiş olsunlar. Elime üç kimlik birikiyor. 40’a yakınız, üç kişiye kart verecekler, sırayla girip çıkacağız. Kazandığım zaferin, ettiğim pazarlığın ben…

 

Saat 10.35. Duruşma başladı. Asker subay, camlı kapının önünde içeri girmek için yalvaranlara beni gösteriyor: Bak üniversite hocaları, profesörler bile bekliyor, önce onlara kimlik vereceğiz, sonra siz. Aklımın arkası dördüncü ses: S. tın batırdın Neşe bu sefer de. Gelenlerden özür dilemeye başlıyorum Vallahi bu durumun sebebi biz değiliz, biz de...

 

En dış kapının önünde bir hareketlenme başladı: Ak saçlı bir adam, girişin dışındaki durumu yüksek sesle protesto ediyor. ‘Öldürün bizi madem, bu ne eziyettir!’  Birden robocoplar kenardan belirip kapıdaki üç sırayı beşe çıkartıyorlar. Bir beyaz saçlı adama karşı 7şerli dizilmiş tam teçhizat, zırhlı yelekli 5 sıra cop. Coplar değişmiş, demir çubuklar var ellerinde. Bazen asker olup bunca eziyetle gün boyu bekleyenlere acıma da başlıyor içimizde.

 

Saat 10.45: Duruşma başladı. Asker subay tekrar akıl veriyor: eğer dışarıda kimliğini önceden almış bir kişi bulursak onun kartını alıp... Birden yine sesim yükseliyor: “Yani bize kendi koyduğunuz kuralı sahtekarlık edip çiğnemeyi mi öğütlüyorsunuz?!”.. Bu kez onikiden!!! Elime hemen ilk iki kart geliyor. İlk şanslı (oybirliği ile) Günay hocamız. Kurallar habire değişiyor: şimdi de, başkasının kartlarıyla girenlere sorgu sual başladı.

 

Dışarı çıkıyorum. Kart işi düzene sokuluyor: En ilk girecekler, bir iki arkadaşımız daha dışardan kart buluyorlar. Eldeki kartlar beşe yükseldi. 40 kişi, bunlarla onar dakika duruşmayı dinleyip çıkacağız. Yüksel hoca sıra kendisine gelince sıkıntıyla ‘Ne kadar kalabilirim?’ diye soruyor. Hepimizin içinden geçen, duruşmaya şahitlik etmek, arkası bize dönük ve birkaç yüz metre ötemizde oturan sanıkları seçebilmek, belki tanıdık yüzlere bir selam edebilmek. Belki tuvalete gidip gelirken yüzlerini biraz dönseler, belki birisi biraz arkaya dönebilse. Hiç birisi mümkün değil.  Bir tutuklu en arka sıradan ailesine ağız hareketleri ile ‘iyiyiz, çamaşır…’ diyor. Keşke Büşra Hoca arka sırada olsa. Birden Küçük Büşra tuvalet dönüşü salondaki arkaşlarını seçip, heyecanla el sallıyor. Nasıl bir mutluluk. Hocam ah, sen de tuvalete diye kalksan...

 

İçeri girip çıkanın etrafında dolanıyoruz bilgi almak için: Anlatıyorlar: Avukatlar şunu söyledi, bunu dedi, Hakim... İki çeşit savunma var: teknik hukuki ve siyasi. Siyasi savunmalar üzerine tartışıyoruz. Herkes kendi geçmişinden efsane avukatları anıyor, öyküler anlatılıyor Ahh Halit abi…(Halit Çelenk). Bu savunmaların da, bir süre sonra, içinden genç efsane avukatlar çıkaracağını düşünüyorum.  

 

Saat: 10.50- 12. 00: Dışardayız: sol tarafımızda Silivri cezaevi denen çöl uzanıp gidiyor. Yüzlerce metrekarelik alanda tek yeşil renk görmek mümkün değil: Öyle çorak, sapsarı toz… Mahkeme salonunun hemen önünde bir ikinci bina inşa ediliyor: İnşaat işçileri durma beton döküyorlar. Şaşırıyorum: bu inşaat ne çabuk yükseliyor, işçiler kendileri için, kendi etnisitelerinin bir sonraki mahkemesi için bir bina yapıyorlar, iş bulabilmiş olmanın sevinciyle. Benim dikkatimi koskoca vinç çekiyor: Devasa bir vinç getirmişler, camekanlı şöfor mahalli, en az 40 metre uzunluğunda, ultra modern bu vinç, yeni binayı inşa ediyor: Ama o koccaaa vincin taşıyabilidiği tek bidon, eski geleneksel inşaatlardan bildiğimiz yamuk, paslı 50 litrelik beton bidonu. İşçi, vinç bidonu yere indirinceye kadar altında bekliyor. Gözümüzün önünde bir inşaat cinayeti hazır geziyor. Biz sabırla kapıyı bekliyoruz.

 

Sıcak...ki anlatılır değil. Gün ilerledikçe başa çıkılması gereken asıl düşmanlardan birisi oluyor. Diğeri ise, uzanıp giden Silivri cezaevine bakmama çabası. Göz alabildiğine boşluğun, tüten sıcağın ortasında açık bej ile pastel yeşile boyanmış binalar. Dışarıya açılan tek bir penceresi yok. Damların üzerinde 50 metre aralı 8 gözetleme kulesi sayıyorum: dahası da görünmüyor. Demek ki benim görebildiğim 450 metre uzunluğun ötesi var. Bakmamaya çalışıyorum ‘bu yıldızlı gökler, ne zaman başladı dönmeye...”

Giriyorum: 10 dakika. Sıkıntıyla mahkemeye bakıyorum.

“...seher yeli, eser yırtar eteğini gülün

güle baktıkça çırpınır yüreği bülbülün...”

 

Bakılıyor,  zira içine girilmesi mümkün olmayan devasa bir yapı bu. Salon yaklaşık 1500 metrekare büyüklüğünde. En dipte,  yukardan bir kürsüde (bayrak vb sembollerin önündeki) hakim heyeti zaten yüzü seçilemeyecek uzaklıkta oturulyor. Arkada 10X15 büyüklüğünde iki ekrandan, o an konuşanın yüzü yayınlanıyor.

 

İçerdeyim: üç-beş kişilik bir aile, benim de oturmam için sıkışıyor. İzleyen partililer disiplinliler: bir aile boşalıyor yerine bir başka aile getiriliyor çardırdan. (Kadınlar özenli ve güzeller. En güzel kıyafetlerini giymişler. Adamlar dağınık, üstlerine yıkılan yükten bezgin, Füsun hoca ile dışarıda: ‘Kadın modernitenin taşıyıcısı’ yorumun sıkıştırdık iki taşın arasına) . Avukatların konuşmak için hakimden izin almasının akabinde, hakim acelesiz bir sesle ‘mikrofonunuzu açalım’ diyor. Açılıyor, bazen açılmıyor, bazen konuşma yeterince duyulamıyor. Avukat yer değiştiriyor. Hakim ‘yeter’ deyince, mikrofon kapatılıyor. Avukatların çoğu gelmemiş, izleyici kısmı dolu tıka basa. Gözlemci kısmı (sol taraf) oldukça boş, BDP’den iki miletvekili, bir iki gazeteci, yabancı basının yerli muhabirleri üç beş kişi, O kadar! Peki bu mahkeme tuluatı kime yapılıyor? Avukatlar madde madde sayarak, iddianamenin ne kadar gülünç olduğun ispatlıyorlar, hakim acelesiz bir sesle ‘tamam’ diyor. Avukatlar siyaseten savunma yapıyor, hakim ‘kapatalım’ diyor. Peki bu savunmalar kime yapılıyor?  İçimi kaplayan eziklik, bezginlik  ‘bunlar seni dikkate alarak savunma yapıyorlar sahiden, başka kim var: Aileler, tutuklular ve sen. Çık dışarı bu tuluata ayak olma” diyor. Kendimi dışarıya atıyorum.

Tanıdıklar, gazeteciler, GIT Türkiye grubunun durduğu yeri ziyaret ediyor. Mekan aniden biçimlendi: biz topluca sol tarafta duruyoruz. Derken Ragıp Zarakolu da gelmiş. Bazı dostlar, izleyiciler, kucaklaşıyoruz.  Su, meyve suyu, çay, börekler ve poğaçalar elden ele dolaşıyor.

 

Saat 11.35: 12de ara verileceği ve hakimin ara karar için izleyici almayacağı konuşuluyor. Ne yapalım? Bekleyelim mi? Bekleyelim ama saat kaça kadar? 15. 30 da ara karara geçecekler. Avukatların bazıları ara kararın izleyicisi olmayacağını, sadece okunacağını, ama bunun 16 30u bulacağını bildiriyor. Kartlar geldi içerden, 12 yi bulmadan gireceklerin Büşra hocayı çıkarken görmelerinde yarar var. O da onları görecek, O zaman hiç değilse tanıdık yüzler olsun diye tembihliyoruz: Hocayı bir lahza görebilecekler, onu da en mutlu edecekler olsun.

 

Ne yapalım? BDP’nin çadırına gidelim mi? Saat 15. 30’a kadar burada bekleyelim mi? Yoksa gidip gelelim mi? Yok olmaz çıkarsak bir daha giremeyiz nizamiyeden. Şimdi cop’lar 7 sıra oldular. O sarı kartı boynunda sallamayan zaten giremiyor bahçeden içeri,  hem aman allahım, bir kez ‘hoca, moca’ dedik girdik. Kimse göze alamıyor bir daha statüsünü kapıda çaresiz bekleyenlerin önünde kullanmayı. Bekleyelim diyoruz. Bir grubu saat 13. 30 da yolluyoruz İstanbul’a.

 

Sıcak ki… o kadar olur. Elimiz yüzümüz ama aklımız donuyor sıcağın içinde. İnce sarı bir toz hepimizi örtüyor. Ne çok asker, polis ne çok ne çok aşılması gereken güvenik sistemi var, aklımdan tek tek sayıyorum.

 

12.00–15.45: sadece dikilerek ve unlu mamulleri yiyip bitirerek, sularımızı içip kısaca konuşarak geçirilen 3.5 saat. 5 sandalye var, sırayla oturuyoruz güneşin altında. Bulabildiğimiz küçük gölgeleri paylaşıyoruz. Beynim yavaşça donuyor. Füsun dönüp, ‘alıp gidersek’ dediğinde ne kadar şaşırdım: ben Hocayı alabileceğimizi hiç düşünmeden, sadece İst. a dönüp nasıl bir duyuru hazırlığı yapmamız gerektiğini düşünüyordum o sıra. Onun bunu dillendirme cesaretini, aklının gençliğini kıskanım. Birden çaktı: Alabiliriz belki. Alsak. Alsak buradan hocayı bir kuş gibi İstanbul’a uçursak... Nasıl serinlerdi dünya.

 

"...gül rengi şarap içilmez mi böyle günde”...

 

Sıcak... ki nasıl...

Günay hoca, Gül, Yüksel ve Erhan hoca akademik bir söyleşi yapıyorlar. Sıcaklık gölgede 37 derece santigrad. BDP’lileri kıskanıyorum: Aileleri alıp çadıra götürdüler, saat 15. 30 gibi gelecekler.  Örgütlü olmayı kıskanıyorum. Hiç birşey düşünmüyorum. Beklemenin kendisi hayatımın yerine geçti.  Arada bir iki cümle ‘Çıkabilirler mi?  vb’ konuşmalar yapıyoruz ama biz de her tür umudu hayal kırıklığını engellemek için diriltmemeye dikkat ediyoruz. Bütün cümleler ola ki… diye başlıyor.

 

Zayıflık: kendi inanmadığın şey politik alana dahil olamaz:

 

Tutukluların nereye götürdüklerini düşünüyorum. Yemek yediler mi acaba? Bu sıcakta onlara bir dilim ılık da olsa karpuz verdiler mi?  Bu asker çocuklar niye dikiliyor burada? Bunlar yemek yiyiyor mular? Tel örgünün dışı, duruşma salonunun 15 metre ilerisi telörgü. Sınır tellerine benziyor. Bunun dışında ilk 20 metre içinde kameralar kurulu ve tamamı bize dönük. Hepsinin basın kamersı olmadığını farkediyorum. Bu kez de güvenlik kameralarına taktım. Toplam 5 metrede 2 kamera ve binanın ön yüzünde toplam 18 kamera sayıyorum. Yüz ve ses rengi vermemek lazım... Birden yerde, betonda meditasyona geçiyorum. Sanırım bir yirmi dakika oturduğum yerde kendimi kapatıp uyuyorum.

 

Bekledik...

 

Saat: 16.20: Donmuş gibi bakınıyorum: Ola ki. Çıkarlarsa, sevincimizi aman dikkatli tutalım kararı aldık. Nasıl yani? Tam bu anda dışarı fırlayan ilk kişi ‘...isimler..’ diye sayıyor. “Kim, o da var mı, ya bu…” sesleri. Herkes birbirine dolanık, hem kucaklaşmak hem de tahliye olamayanların ailelerine ve partiye saygısızlık etmemeye çalışıyoruz. Birden ambulans ambulans!!!...sesleri ortalığı kaplıyor. İki kadını çığlık çığlığa götürüyorlar kucakta. Ortak duygu: gözyaşı dökmek.  Aynı anda aklımdan “Kahretsin. Kamuoyunun gazını aldılar…” çığlığı kopuyor. Dingin aklım bir yandan ‘Hoca çıktı, hoca çıktı... gaz saldırdık ya sisteme ’ diyor... Öyle sıcak ki, aklımın buzunu, sevinmemi ertelemiş olarak geçirdiğim saatleri çözemiyorum. Ayaklarım ayakta geçirdiğim 7 saatin arkasından ilk kez ‘heeey, buradayız’ diyorlar. Umrumda değil. Hoca çıktı. Acaba kimseye çıkış verilmeseydi, ben de böyle kendimi kapıp koyverir miydim? Diye soruyorum kendime. Neden olmasın? Dostlar arasında isek? Sloganlar yükseliyor. Slogan atmaya çabalıyorum. Bizim gruptan gençler birden hareketlenip, BDP’nin basın duyurusu ve protesto için öne çıkıyorlar:

Buna gitmedim ya! Özeleştirimi veriyorum: BDP’nin basın açıklamasna gitmeliydim. Telefonlarla bilgi vermeye çalışıyoruz dostlara. ‘Kimi aramadık, kim, telefonunu versene’ sesleri giriyor birbirine. Ben hala doğru işittiğimizdenn kuşkuluyum. Diğerlerini öğrenmeye çalışıyorum.

 

Kaçta bırakılırlar sorusu ve biz ne yapmalıyız soruları iç içe. Bir gazeteci 22. 30’u bulur bırakılmaları, diyor. Silivri’ye inip bir yemek yemeye karar veriyoruz.


Köfteci ..., ne iyi geldi domatesleri, köfteleri, piyazları. Bundan 2 saat önce olsaydı, yüzüm köpeğe atsan yenmeyecek haldeyken, şimdi espriler yapıyor, sular içiyorum. Suyun tadı da varmış. İçimdeki iflah olmaz akademik ses, bu kez de ‘cezaevi turizmi’ konusunda fikir beyan ediyor.

 

17.20: tekrar Silivri cezaevi önü (kampüs yazılmış!) kapısındayız. Toz… Koşuyoruz, sanki biz yokken salıverilmişler de, biz orada yokmuşuz gibi, bir telaş… İnşaat işçileri mola vermiş, beton blokların üstüne çıkmış, çekirdek yiyerek bizleri seyrediyorlar. Balyoz davası tutuklularandan bir grup ileride görününce bir alkış kopuyor bizden. Sonra aslını anlıyoruz işin. ...

 

Bekledik.

 

Bu seferki bekleyiş farklıydı: sadece bekledik... Görünmeyeni, gelecek olanı. Gözümüzü kapıya dikip, gün yavaş yavaş akşama dönerken, yol aydınlıkken kararıp gece olurken. Her ışıltıyı araba, her sesi gelenler sanarak bekledik.

 

17.20-22.30: Her saniye bekledik. Her an, gözümüzü kapıdan ayırmayı göze alamadan, dikilerek ayakta bekledik. Ben hiç bir sevgiliyi böyle beklemiş miydim? diye soruyorum kendime.  Balyoz ve iki üç posta da adi tutuklu salıverişi oldu.

 

Her seferinde bizimkiler sanınca, ‘nizamiye ‘ uyardı bizi: ‘Yok onlar değil, onlar değil, bu başka’.

 

O başkaları, sırayla geçti önümüzden. Herbirisini karşılayanlar. Cemse cemse asker çıktı içerden… Otobüs otobüs polis, memur servisleri. Sayılmayacak kadar çok. Biz her birisine aynı heyecanla baktık: çıktılar mı?

 

Gece inerken bir grup genç, önce çekinik sonra giderek artan bir govende durdu: Oramar ge bilinde, zozan i geli u günde. İçlerinin genç çoşkusu müzik istedi, öteden ağırbaşlı partili iki üç 40lı yaşlarda adam bu grubu uyardılar. Govend hemen bitti. Govendi ilk bırakanlar genç adamlar oldular. Kadınlar birkaç dakika sonra yeniden govend durdular: İro cerxa şoresê fireh digerinê (Bugün devrim çarkını geniş döndürüyor). Ahh...  en sevdiğim marş. Benim içimden gidip katılmak geldi. Bunu da durdurdular. Parti disiplini işliyordu.

 

Sonra Grup Yorum’un bir türküsü ile dönmeye başladıar. Buna izin çıktı. Haber geldi, evraklar yerine ulaşmış ama bunları imzalayacak olanları bekliyoruz. Kimbilir içerden çıkmayı bekleyenler neyi nasıl bekliyorlar? düşüncesi yakamı bırakmıyor. Silivri cezaevi artık bir gece halini aldı: İçerisini tahmin etmek güç değil. Sabah 07.00den beri ayaktayız. Oturacak yer bile yokken, herkes dikeliyor ve aklımız sadece yolun ucundaki ışıklara bağlı:

 

Saat: 22. 30: Kapı birden hareketlendi: kadınları bırakmışlar. Birden ayaklanıyoruz. Sloganlar patlıyor. Cılız sloganlar ama ifadeleri önemli...

Geliyorlar.

 

Nereden bilecektik ki, bu gelişi de ayrı karşılamamız gerektiğini.  Bunun bir son değil bir başlangıç olduğunu…

 

Geldiler, araba geldi. Haberciler birbirini ezerek koşuyor. Çıkanlar yaşlıca beyaz saçlı bir kadın ve bir başka aileye doğru yürüyen, vakur yüzlü bir genç kız. Alkışlar, alkışlar, solganlar. Ama habercilerin gürültüsü, patlayan yüzlerce ışık hepsini bastırıyor. ‘beyler itmeyin, beyler canlı yayındayım...’ toz bulutu içinden arabanın ve kameraların patlayan ışıkları yüzünden kör olmuş haldeyiz. Kenara kaçılmaya çalışıyoruz. Meslek ordusu önüne çıkanı, hoca da dahil, ezip biçmeye kararlı, birbirini iterek koşuyor. Büşra hoca kenarda demeç veriyor. Tel örgülerin arasından bakmaya çalışıyoruz. Haberciler polis koruma barikatını ezerek geriye doğru, arka arka ilerliyorlar. Ayak altında kalmamız işten değil, Gürhan bey ve hoca sürekli patlayan ışıkların içinden yarı kör bir halde arabaya ilerlemeye çalışıyorlar. Arabaya girmeleri imkansız, habercinin birisi açık araba kapısının önüne çömelmiş, kamerasını buzuki gibi kaldırmış ve kapıyı bütünüyle kaplamış, girmelerine engel oluyor. Diğer kapıya yöneliyor hoca, haberciler arabayı sallıyorlar hücumdan. Araba sertçe kalkıyor, peşinden Melek hanımın arabası, biz yol kenarına geçtik ve kalabalıktan uzak alkışladık. O kadar, hocayı göremedik bile.

Herşey bitmiş gibi, ne dikilip beklemeler, ne yorgunluk kaldı yüzümüzde, kapılardaki bekleyişteki yabancılığımız, acemiliğimiz, bazen genç bir partiliden duyulan ve bize kendi yerimizi bir kez daha sorgulatan ‘Alın Büşranızı başınıza çalın!’ lafının yarattığı üzüntü bile silinip gidiyor.

Minibüse doluşup, ilerliyoruz. 40 dakika sonra Esenyurt girişinde bir TIR parkına giriyoruz. Peşlerinde hala haberciler varmış, kaza tehlikesi geçirmişler bunların yüzünden. Hocayı bizim yanımıza getirecekler ve biz alacağız.

Yine bekliyoruz.

Öyle alıştık ki beklemeye ve dikilmeye kimsenin aklına TIR parkının çay ocağına oturup çay içmek gelmiyor. Oturacak yer yok, dikiliyoruz. Biraz sonra aklımız başımıza geliyor. Kimbilir hangi malların satıldığı TIR Parkı arkasındaki izbelikten sıyrılıp, çay ocağına yöneliyoruz. Çay bile istemeden bir 10 dakika daha oturuyoruz.  

Her gelen ışıkta ayaklanıyoruz. Birden parktan içeri, NTV aracı dalıyor. Donup kalıyoruz. Keşfettiler, atlatamadılar. Söyleniyoruz. Ama NTV minibüsünün içinden çıkan erkek, bize bakmadan önce tuvalete yöneliyor. Ayağa kalkıp adamı tokatlamak üzereydim. Birden idrak ediyorum. Bizi tanımıyor, hocanın birazdan burada olacağını bilmiyor. Sadece görevden dönüyor ve çişi var.

 İçimden dua ediyorum: Allahım. Hoca gelmesin. Şimdi gelmesin, eğer bu adam buradayken hocayı getirirlerse sen seyreyle adamdaki şansı. Çay geliyor.

Üç de polis geliyor bir arabada. Bize tuhaf tuhaf bakıyorlar. Parkta pazarlanan kadınlardan olduğumuzu düşünüyorlar belli ki. Gecenin 23. 30’u ve 8-10 kadın, TIR Parkında oturmuş çay içiyorsa, başka akla ne gelebilir ki? Polisler çaylarını yemeklerini söylüyorlar. Biz kıkırdaşmaya başlıyoruz.

Adam tuvaletten çıkıyor, elinde ayrıca bisküviler. Hoca gelmesin allahım. Hoca gelmesin! Günay hoca gayet nazik bir sesle garsona, bakar mısınız? Diyor. Hepimiz dönüp garsona ‘hoca çağırıyor’ diyoruz. Günay hoca yine aynı nezaketle ‘bu çayların parasını verecektim’ diyor. Günlerdir süren gerginlik bir anda boşalıyor: Kopuyoruz gülmekten.

Boğazıma garip bir düğüm oturuyor. Biz birbirimizi bunca el üstünde, böyle gülden nazik tutarken, çocuklarımıza, hocalarımıza, dostlarımıza neler yaptılar bunlar! ‘bu yıldızlı gökler ne zaman başladı dönmeye

kimse bilmez, kimse bilmez..."

NTV minibüsü çıkıp gitti. Biz de otobüsümüze dönmeye hazırlanıyoruz. Bindik, Büşra hocayı getirdi Gürhan bey, Melek Hanım ve Nurhan hoca da bindiler, Sırma hanım da, şimdi hoca da giriyor içeriye, haberciler yetişti, otobüsün içini çekmeye çalışıyorlar.  Hoca içeride, bir alkış kopuyor, karanlıkta şaşırdı, herkes ayrı sarılıyor, ayrı öpüyor. Hoca gülmeye başladı, herkes ayakta.

Hareket ettik. Gidiyoruz. Hocanın etrafında yumak olduk, sarılıp duruyoruz. Ben önde Melek hanımın yanındayım. O güzel nazlı sesiyle anlattıklarını dinliyorum. Hocam konuşuyor, gülüyor. Anlatıyor. Bir ara ‘şimdi bizi emniyete götürdüler..” diye başlayan cümlesinde donup kalıyorum. Hiç ondan alışkın olmadığım bir konferans başlığı cümlesi bu. Ülkemin bir profesörü, 9 ay içeride kaldıktan sonra gülerek, nasıl delil yarattıklarını anlatıyor haklarında... Bu cümleyi de, bizlere duyurdu bu ülke ya!

Haberciler tee Taksim’e kadar peşimizden geldiler ve biz hocayı yine arabaya aktarırken de çekmeye devam ettiler. Polis olduklarını ya da polis gibi davrandıklarını düşündüm bir an. Hocanın etrafını alıyoruz. O hala konuşuyor, gülüyor.

Minibüste (saat 12. 30) eve dönerken Günay hocanın değerlendirmelerini dinliyorum. Sakın sakin yapılacak işleri ve yaptıklarımınız değerlendirmesini veriyor. Sanki bir konferans düzenlemişiz de, onun akabinde eve dönüyormuşuz gibi. Öyle serin ve sakin.

Eve gelip, üzerimdekileri yakmaya karar veriyorum. Bunları yakarsam o hapishaneyi de yakarmış gibi olacağım. Bunları bir daha görmek istemiyorum.

Kalan 189 kişi bütün yazın sıcağını o tozlu bomboş arazide beyinlerine yiyecekler. Bir dahaki 8 Ekime kadar kim soracak onları, kim gidecek ziyaretlerine?

Yatağa bırakıyorum kendimi. Uyuyamam.

Hoca acaba yerini yadırgar mı bu gece diye düşünüyorum. Şimdi Küçük Büşra annesiyle yatıyor mudur diye düşünüyorum.Evlerde hüzünle karışık bir sevinç. Kalkıp iki tek kanyak içiyorum ve saat 4 gibi, yorgunluktan ancak sızabiliyorum.

Şarkı kafamın içinde dönüyor hala: "bulut geçti, gözyaşları kaldı çimende...”