Büşra hocadan mektup var!



Sosyal Bilimler ve İktidar Toplantıları'nın dördüncüsü 2 Mart 2012 Cuma günü Galatasaray Üniversitesi'nde
 düzenlendi. Toplantının Büşra Ersanlı ile ilgili oturumunun açılışında, Büşra hocanın bu buluşma için özel olarak kaleme aldığı metin okundu.

 Metni burada da paylaşıyor ve Büşra hocanın en kısa zamanda aramızda olmasını diliyoruz. 

 

Değerli Meslektaşlarım,

Sevgili Öğrenciler,

Bugün sizlerle birlikte olmayı çok isterdim ama biraz uzaktan, Bakırköy'den, Kadın ve Çocuk Tutukevi‘nden size düşüncelerimi iletebiliyorum.Burada benimle birlikte çok sayıda öğrenci de var. Buradaki öğrencilerle dersler yapıyoruz, akademik özgürlük ve bilimsel yaklaşım konularını tartışıyoruz. Hepimiz çokca kitap okuyoruz ve tabii ki bolca da düşünüyoruz.

28 Ekim 2011 günü beni gözaltına aldıklarında, TESEV'in yerelleşme dosyasını çalışıyordum. Bu dosya da benimle birlikte "delil" olarak alındı. İspanya Anayasası’nın konuyla ilgili bölümleri de "delil" oldu. İfade ve araştırma özgürlüğünün, yasal bir siyasi parti içinde anayasa çalışmalarına katkı sunma özgürlüğünün terör faaliyetleriyle ilişkili görülmesini hala hayretle karşılıyorum.

           

Akademik özgürlük konusu Türkiye’de de, dünyada da son derece girift bir konu. Ne yazık ki tamamen özgür olması gereken bilim alanında, Türkiye‘deki devlet ideolojisi ve yönlendirmesi daima etkin olmuştur. Bu bir zamanlar ikna odaları vasıtasıyla yapılıyordu, şimdi ise "ekran bilimi" revaçta. Tabii bunu kendi alanım olan siyaset bilimi ve uluslararası ilişkiler açısından söylüyorum. Zaten devlet ideolojisi en çok sosyal bilimlerde yankısını buluyor.


Genel ortam güvenlikçi, yasakçı, cezacı ve kısıtlayıcı. Topyekün baktığımızda, devlet üniversitelerinde tekçi bir eğilim göze çarpıyor. İktidar değiştikçe tekciliğin alanı da değişiyor. Özgür akademik alanda yapılmaması gerekenler yapılıyor. Sıralayalım:

 

1.          Çoğu üniversitede bölüm başkanları, dekan ve yardımcıları, rektörler aslında seçilmiyor, atanıyor.

2.          YÖK sistemi nedeniyle merkezi sınavlara çok büyük ağırlık verildiğinden, yüksek lisans ve doktora adaylarının seçimi tam anlamıyla akademik yetkinliği olan akademisyenler tarafından yapılamıyor.

3.          Doçentlik dosyaları YÖK tarafından akademik bir ön eleme yapılmadan profesörlere yollanıyor.

4.          Bazı konularda, örneğin "kadın ve politika" konusunda panel/toplantı düzenlemek bile güvenlik sorunu haline getiriliyor.

5.          Öğrenciler ve öğretim üyeleri, serbestçe örgütlenip, eleştiri ve protestolarını özgürce ifade edemiyor. Bazı konular serbest, bazı konular ise "engellenmeli" kategorilerinde.

6.          Araştırma konularının seçiminde genç araştırmacılar arasında yaygın bir otosansür var.

 

Oysa akademik özgürlük, devlet veya herhangi bir siyasal egemen yapı veya kanunla engellenemez. Akademik özgürlük alanı, araştırma ve bilime katkı yapma özelliği taşıdığından, ve her disiplinin yaratıcı ve özgün bir biçimde geliştirilmesini amaçladığından, yasalarla sınırlanan çerçeve dışındadır.

Akademik özgürlük alanı, tanımı itibarıyla, kavramları, düşünceleri, inançları, verileri ve bulguları incelediğinden, zaten şiddet dışıdır. Akademik nitelik taşıyan hiç bir çalışma, bilgilendirme ve açıklama, bilince katkı yapmayı esas aldığından, şiddet yaratma veya özendirme özellikleri taşımaz.

Bu genel tartışmayı takiben meseleye kendi açımdan baktığımda da ortaya son derece tuhaf bir tablo çıkıyor. Örneğin Özbekistan, Azerbaycan, Türkmenistan konularında yaptığım araştırmalar uygun ve değerli görülüyor, ancak özerklik, anadilinde eğitim konularında yaptıklarım bir sapma olarak değerlendirilip, ceza kapsamında algılanabiliyor. Oysa bütün bu alanlarda sorgulanan ve eleştirilen ortak nokta, otoriter rejimlerdir ve muhalif taleplere set çekilmesi meselesidir. Hepsi halkın talepleri ve eğilimleri açısından yapılmış araştırmalardır.

Benim durumum, yani üyesi olduğum Barış ve Demokrasi Partisi'nin yasal akademisinde gönüllü olarak siyaset ve kadın konusunda ders vermem, bir suç kabul ediliyorsa, akademik özgürlük yok demektir. Benim durumumun özgün olan yanı ise, siyasal özgürlükle akademik özgürlüğün birarada ihlal edilmiş olmasıdır.

Daha önemlisi, binbir zorlukla okumaya çalışan öğrencilerin son yıllarda yine eskiden olduğu gibi çok ağır cezalara çarptırılarak cezaevlerinde tutulmalarıdır. Bazı üniversiteler bu öğrencilerin cezaevinde sınavlara girmesine dahi izin vermemektedir.

Ceza ile "bilimsel özgürlüğü" kısıtlayarak ekranlara ve medyaya bir strateji ve taktik olarak yansıtmak yaygınlaştı. Karalamalarla aklamalar tüm renkleri, yani çoğulculuğu fena halde tehdit ediyor.

            Bu bulanık bir şekilde siyasallaşmış akademik ortamda, “istenen-istenmeyen“ kadrolar, öğrenciler ve konular atmosferinde, bağımsız, yetkin bir akademik denetim zorunluluğu açıktır.

Bunun uluslararası/ evrensel ölçütlerle yapılabilmesi açısından GIT Türkiye‘nin kuruluşu çok sevindirici. Bu sayede birçok bilimsel kısıtlamanın sistematik olarak ortaya çıkarılabileceğine inanıyorum. Bilimsel, kavramsal alanı ferahlatmak, insanların zihinsel dünyasını da ferahlatmanın yolunu açar. İnsan haklarının ve özgür düşüncenin tüm konular ve sorunlar için temin edilmesine çalışmak, bilimsel özerkliğin onurlu yoludur.

            Düşünce özgürlüğü, her türlü yazılı, sözlü ve sanatsal faaliyetin özel alanda da, kamuoyu önünde de özgür ve diyolağa açık olmasıdır. Siyasi yapının sorumluluğunda olan, işte sadece bu ortamı yaratmaktır: Yasaları ve üniversiteleri bu özgür alana hizmet edecek biçimde esnek/özerk kılmak ve yaşatabilmek. Siyasetin vazifesi sadece ve sadece budur.