Pınar Selek ve Müdahil Sosyoloji

Neşe Özgen

Pınar Selek müdaheleci bir sosyal bilim anlayışı ile çalışmalarını gerçekleştirdi. Müdaheleci sosyal bilim; araştırmanın aynı zamanda eylem içinde ilerlediği, bir beşeri topluluğun sorunlarının çözümü ve durumlarını iyileştirmek için araştırmacının kendi bulguları ile müdahil olduğu ve her aşamada toplululuğun bir öğesi olarak, onlarla birlikte ilerlediği bilimsel bir sosyal araştırma türüdür. 

Sosyal bilimlerin en temel etik kuralları gereği; çalıştığınız hayatla ilgili bilginizi kendinize saklayamazsınız. Öğrendiğiniz bilgi, bilimsel bir bilgiye dönüştüğünde, bunu yayınlamak, paylaşmak ve asıl önemlisi bu edindiğiniz bilgiyi sahiplerine iade etmekle yükümlüsünüz. International Sociological Assocciation’un Etik Kurallar’ı, “çalışılan alanın bilgisinin paydaşlardan saklanamayacağını” bildirir. American Sociological Association’un etik komisyonu,çalışma boyunca edinilen bilginin, bilimsel bilgi olarak paydaşlara iadesini kural olarak koyar.

Devamını oku: Pınar Selek ve Müdahil Sosyoloji

Yeni YÖK Yasası Üzerine...

 GIT Türkiye’nin Yeni YÖK Yasa Tasarısı Hakkında Yorumu

 Bilindiği üzere, YÖK’ün “Yeni Yasa Taslağı Önerisi” başlıklı yasa taslağı 5 Kasım 2012 tarihinde kamuoyuyla paylaşıldı. Yasa taslağı kamuoyuyla paylaşılırken, niyeti “Bu çalışmalar, kamuoyundan gelecek değerli eleştiri ve katkılarla metne son hali verilirken tamamlanacaktır” şeklinde belirtildi. GIT Türkiye olarak, bu yasa taslağının gerek yükseköğretimin yeniden yapılandırılması bağlamında öngördüğü değişikliklerde, gerekse bu çalışmanın meselenin “paydaşlarıyla” paylaşılma biçiminde sorunlu olduğunu düşündüğümüz pek çok nokta bulunmaktadır.

Her şeyden önce, Türkiye’de bir yükseköğretim reformu ihtiyacının yeni doğmuş olmadığının, siyasi iradenin ortaya koyduğu bu yeniden yapılandırma perspektifinin de ihtiyaçların belirlenmesinde üniversitelerin gerçek varlık nedenlerini hesaba katmadığının altını çizmeliyiz.

Yasa Taslağı’nın temel ilkeleri arasında akademik ve bilimsel özgürlük, kurumsal özerklik ve katılımcık var. Ayrıca, üniversitenin tanımında bilimsel özerklik de var. Fakat bunların devletin güvencesi altına alınması yerine, uluslararası tavsiye metinlerine uygun bir şekilde korunması gerektiğini düşünüyoruz. Oysa yasa taslağında, ne bilimsel özerklik konusunda uluslararası tavsiye metinleriyle uyumlu evrensel ilkelere atıfta bulunulmakta, ne de eleştirel, sorgulayıcı ve analitik bir eğitim anlayışı sahiplenilmektedir. Kuşkusuz, metindeki kurumsal özerklik ifadesi bizim anladığımız akademik özerklik ve bilimsel özgürlüğe karşılık gelmiyor. Üniversiteler, ifade özgürlüğünün birbirinden ayrı düşünülemeyecek iki boyutunun –yani bireylerin herhangi bir baskı ve sınırlamaya maruz kalmadan düşüncelerini çeşitli araçlarla ifade edebilmeleri ve düşüncenin kendisinin özgürce oluşmasına imkân veren şartların sağlanması– en açık biçimde somutlaştığı yerlerden bir tanesidir. Bu anlamda, bilim, araştırma ve eğitim özgürlüğü, demokratik toplumun üzerinde yükseldiği en önemli ayaklardan biridir. Ancak yasa taslağının bu hâlinde, bilim, eğitim ve araştırma özgürlüklerinin güvencesi ne olacaktır, sorusunun cevabını bulmak mümkün değildir. Öyleyse sorulması gereken şudur: Bunları ilk planda güvence altına almaya ve bunun için gerekli mekanizmaları oluşturmaya yönelmeyen bir yükseköğretim yasası, ne işe yarar?

Yasa taslağının girişinde karşımıza çıkan büyüme ve yapılandırma kavramları ile metin boyunca tekrarlanan performans, rekabet ve esneklik kavramları, eğitimin daha ziyade yeni bir “kazanç alanı” olarak pazarlanmak gayesinde olunduğu izlenimini vermektedir. Metinde üzerinde durulan “nitelikli yüksek öğretim alanının inşası” iddiasının bu anlayışla gerçekleşmeyeceği, ülkemizde akademik ilkelerin temelde yerleşik olmadığı da düşünüldüğünde, aşikârdır. Öyle anlaşılmaktadır ki yasa taslağı; üniversite eğitiminin piyasa mantığına teslim edilmesinin, üniversitenin şirketleştirilmesinin yolunu açmakta ve “nitelikli yükseköğretim” alanını, kapitalist işleyiş mantığı, kâr hesapları ve performansa indirgenmiş bir nitelik anlayışı üzerinden inşa etmeyi hedeflemektedir. Üniversiteler için öngörülen ve kıstaslarının ne olduğu belli olmayan kalite standartlarının yükseköğretime nitelik kazandırmasını beklemek, gerçekçi değildir. Tasarı, devletin karşısına piyasayı koyarak devlet denetiminden azade bir piyasanın varlığını, üniversitenin yeniden yapılandırılması sürecinde makbul bir değer olarak tanımlamaktadır. Halbuki esas olan piyasanın değil, akademik özgürlüklerin güvence altına alınmasıdır. Özgürlüğün olmadığı yerde bilim olmayacağı gibi, yasa taslağında sıklıkla vurgulanan değerler olan “performans” ve “rekabet” de olmayacaktır.

Bilimde kâr-zarar hesabı olmaz. Bilimin bir kârı varsa, o da eleştiridir. Kapitalist kâr mantığına göre “işletilecek” üniversitelerde hangi bir bilginin üretilerek dolaşıma sokulacağına ise, açıktır ki toplumsal yararı ve eleştirel niteliği üzerinden değil, getirdiği kâr üzerinden karar verilecektir. Böylesi bir zihniyetin gelir getirmeyen bilgi üretimini marjinalleştireceğini, muhalif bilgi üretimini kriminalize edeceğini, kimi bölümlerde küçülmeye hatta kapatmaya gidileceğini öngörmek için hâlihazırda yeterince örnek mevcuttur.

Üniversitelerin temel işlevi ve dolayısıyla varlık nedeni, bilimsel bilgi üretimi, bu bilginin toplumsal paylaşımı ve eleştirel akla dayanan nitelikli eğitimidir, dolayısıyla öğretim elemanlarının her türlü politik, ideolojik, ekonomik baskı ve tahakkümden uzak biçimde bilim ve araştırma yaparak mesleklerini icra etmelerinin şartları sağlanmalıdır. Oysa yasa taslağında, öğretim elemanları arasında akademik hak ihlallerinin içselleştirilmesini ve otosansüre yol açan koşulların devamlılığını sağlayacak pek çok unsur bulunmaktadır. Akademik faaliyetlerin düzenlenmesinde, araştırma fonlarının oluşturulmasında, öğretim elemanı atama ve yükseltme süreçlerinde işlerlik kazandırılmasında uygulanacak kuralların hangi ilkeler gözetilerek koyulacağı muğlaktır. Sonuç olarak, yasa taslağı, geçmişteki denetim mekanizmalarını hafifletmediği gibi, yeni denetim unsurlarını ortaya çıkartıyor ve sistematik bir akademik kadrolaşmanın zeminini inşa ediyor olmasındaki tehlikeye dikkat çekmek de elzemdir.

 GIT Türkiye